Üç beyaz

Pembe ambalajlı peynir ve yoğurtlar yiyen, spor salonunda başkalarının delici bakışları altında dalağı şişen, alışveriş yaparken daima bir beden büyüğü isteyen, bıçak altına yatan, naylonları folyoları yağlı bölgelere sarıp terden sırılsıklam olana kadar yürüyen, saat 6’dan sonra asla yemeyen, doğurduktan sonra kilo veremeyip bunalıma giren, üç beyazı kesen kesmeyen, göbeğine kalçasına inat bikini giyen, gıdısıyla memnun olan, olması gerekeni değil istediğini giyen, cinselliklerini kucaklayan, bir gün güzel ertesi gün çirkin hisseden ve bu skalanın herhangi bir noktasında gidip gelen kadınlar: Sizi selamlıyorum!

b9c20c789b9a76a70cf371333958b5a5

Tayland: Son bölüm

Yazmakla ilgili bazı sıkıntılarım var. Eskiden çok yazardım: her gün olmasa da günlük, ablamlara ve arkadaşlarıma mektuplar, bazen şiirler, çoğunlukla da denemeler. Çok sıkışmış ve hiçbir yere ait hissetmediğim zamanlarda, kendimi klonlayıp kağıda dökünce yalnız kalmıyordum. Üniversite, yurt ve ev hayatıyla beraber yazmaya çok ihtiyacım kalmadığını farkettim. Şimdilerde ise olmak istediğim yerde, yapmak istediğim işte, sevdiklerim ve sevgilimleyim ama yine de bir meditasyon ve dokümantasyon gibi gördüğüm yazıyla ilgili tam olarak ne hissettiğimi kestiremiyorum. Bir türlü başına da oturamıyorum ve bu sefer de artık içimde hiç yazma dürtüsünün kalmadığını düşünüyorum. Belki de öyledir, belki de artık yazmak sadece “içerik üretmek” gibi hissettirdiği için eylemden soğuyorum.

En son kendimi toparladığımda, Bangkok’tan Chiang Mai’ya giden bir trende sallana sallana kafamı toparlamaya çalışıyordum. Chiang Mai, Bangkok’ta nefret ettiğimiz şeylerden arındırılmış orman kokulu, tapınaklarla bezeli bir cennetti. Tabii, cennet deyince insanın aklına tertemiz, beyaz bir görüntü oluşuyor ama bu klasik görüntü sanırım sadece ultra lüks resort’larda bulunabilir. Benim bayıldığım cennet, daha urban bir cennetti. Tabii yine kirli ve fareli (Tayland’ın fıtratında bu var) ama herkesin yaşadığı bir şehir. Bu yazıyı da başka bir yaşayan şehir olan Tel Aviv’den dönüşümüzde, uçakta yazıyorum. Hayatımızdan eğlence o kadar çıktı ki, gerçekten yurtdışına çıktığımda bir şeyler yapıyor ve eğleniyorum. Türkiye’de hayat A noktasından B noktasına gitmek ve evlerde sadece güvende hissetmek üzerine kurulu. Chiang Mai da kafelerin, co-working space’lerin, pazarların ve barların zincir değil de butik olduğu özel bir yer. Hedefim ileride Chiang Mai’da 1-2 ay kalıp, arada birkaç günlüğüne Myanmar, Laos, Kamboçya görmek. Hem şehir ucuz hem kültür dolu.

Wat Phra That Doi Suthep tapınağı, yani şehri tepeden izleyen bu tapınağa meşhur red cab’lere binerek gittik. Taksi değil, arkası açık manav kamyonuna karşılıklı uzun birer koltuk döşenmiş ve arkasında yaldır yaldır gidiyorsunuz. Bizim kaldığımız yerin ayarladığı bu küçük kamyonet, bizi iki saat bekleyeceğini söyledi. Hay allah, ne yapıcak o kadar süre dememize kalmadan tapınağa giden 309 basamağa tırmanmaya başladık. Dalağımın şiştiği ve yine hiç bilmediğim şekillerde terlediğim bir 15 dakikadan sonra, tapınağın bunun birkaç katına bile değeceğini sonradan farkettim. Bir şeye inanmıyorum ama insanların böyle yürekten inanmasını izlemek beni daha çok etkiliyor (gerçi İsa’nın yeri çok ayrı). Fotoğraf çekerek, insanları izleyerek, Nil’le ne kadar salak olduğumuzu konuşarak, Budist tapınaklarını tek geçerek ve en sonunda dünyanın en acı kao soi’sini yiyerek tamamladığımız bu küçük gezi, bir yanlış anlaşılma sonucu amcanın bizi şehir içindeki başka bir muhteşem tapınak olan Wat Phra Singh’e (en çok saygı duyulan Aslan Buddha heykelinin evi) bırakmasıyla koca bir günlük geziye döndü. Bu noktada 13 saatlik tren yolculuğunun ardından odamız hazır olmadığı için duş alamadığımız bir halde ve sıcaktan kavun içine dönmüş bir halde tapınak turu yaptığımızı belirtmek isterim. Neyse ki, değiyor.

View this post on Instagram

🕉#vscocam #thailand #chiangmai #fujifilmxt1

A post shared by Derya Atlas (@atlasderya) on

Chiang Mai’da Khmerler değil de Lanna imparatorluğu hüküm sürdüğü için tapınaklar ve yapılar biraz farklı. Eski Kent bölgesi ise muntazam bir kare şeklinde, duvarlar ve hendeklerle adeta çizilmiş gibi. O yüzden sürekli dört dönüp duruyorsunuz. Her şehir gibi hayli turistik yerleri de var, iğne atsan yere düşmeyecek Chiang Mai Gece Pazarı gibi. Biz erken gittiğimiz için başta rahat rahat gezdik ama 6 sularında okunan milli marş ve saygı duruşundan sonra (şaka değil) kalabalık akmaya başladı. Ara bir bölümde yer alan yemek tezgahlarının tam karşısında yaklaşık 30 kişinin yan yana ayak masajı yaptırmasıyla zihnen fenalık geçirdim. Bu şekilde masaj bana inanılmaz alçaltıcı geliyor. Diğer yanda pişen pembecik karidesler. Tayland’da her yerde, en az 10 yemekten 9’unda olan karideslerin arkasındaki sömürü hikayesini de geçen gün bulduğum bir Guardian makalesinden öğrendim. Fakir vatandaşlar, örgüt evleri tarzında hücrelerde alıkonuyorlar ve köleler gibi karides soyuyorlarmış. Bu kanlı karidesler ise özellikle Amerika ve büyük ihtimalle Avrupa’ya ihraç ediliyormuş. Bu yüzyılda ve ekonomide, bir başkasının emeğini sömürmeden, birinin hayatını yok etmeden ve ayağını kaydırmadan bir şey yapmak imkansız –belki de çözüm Hunt for the Wilderpeople’daki gibi doğaya kaçmaktır. Tel Aviv’deki bir sahafta denk geldiğim, bundan yirmi sene önce Yayori Matsui’nin yazdığı Women in the New Asia kitabında bununla ilgili harika bir bölüm vardı: “Thai Village Women Protest Eucalyptus Plantations and Shrimp Cultivation” (Tay Köylü Kadınlar Okaliptüs Tarlalarına ve Karides Yetiştiriciliğine Karşı Çıkıyor). Maalesef tam da bu bölüm kitaba basılmadığı için okuyamadım. Sayfa koparılmış, eksik falan değil, bayağı o sayfalar yerine bir önceki 30 sayfa aynen basılmış. Bu da benim sahaftan kitap almanın birinci kuralını (sayfaları kontrol edin!) ihlal etmemin cezası olsun.

View this post on Instagram

Lights out ✨#vscocam #thailand #chiangmai

A post shared by Derya Atlas (@atlasderya) on

Bangkok’a dönüş trenine bindiğimizde saat akşam 5’ti. Bir önceki trenin aksine, korkunç bir trenin içinde 13 saat yolculuk etme fikriyle sınandım. Tamamen ortası göçen, başı kalkan osuruktan yatak, tepemdeki yatağa kadar sıçratan ve sürekli sallanan tren, iki dakikada bir açılan kapı derken sabah 5’te Don Mueang Havaalanı’nın durağında apar topar kendimizi trenden attık, bir şeyleri unuttuğumuza %100 emin bir şekilde. Neyse ki sadece hijyen anlayışımızı ve kulaklarımızdaki kristalleri yitirmekle kaldık (gülüyor). Gelelim pek meşhur Koh Samui adasına. Cinlik yapıp az parayla bir noktaya varmak çok yanlış (o para da az buz değil). Paşa gibi destinasyon nereyse oraya uçun! Peki biz bunu nasıl öğrendik:

* Tren yolculuğunun ardından birkaç saat havaalanında bekle
* Güneye, Surat Thani’ye uç
* Allahın sıcağı bir otobüste 1 saat kadar git
* Limanda güney sıcağında biraz daha bekle
* Feribotta daha ne kadar ulaşım aracına binebileceğini hesapla
* Koh Samui adasındaki Nathon Limanı’na var ve yok olmayı dile
* Temmuz’da Marmaris sıcağına eyvallah dedirtecek bir sıcaklıkta red cab ve taksicilerle tartış
* Limanda kimse kalmasın ama sen göt gibi kal
* Taksiye bin ve adadan nefret etmeye başla.

Bir yerden bir yere giderken mızmızlanıyorum ama adada, o sıcakta oturmaktan daha iyi olduğunu itiraf etmeliyim. Bulunduğumuz sahil pek iyi değildi, suyun sıcaklığı da 31 dereceydi. Böyle Ekvator çizgisine yakın magma ülkelerine giderken suyun sıcaklığını kontrol etmeniz büyük önem taşıyor, şahsen biz etmedik. Ege kıyılarında kavrulursun ama sonra buz gibi suya çosss diye girersin ya… İşte burada kavrulup kavrulup üzerine piştik. Her şeye rağmen hayatımda gördüğüm en geniş ufuk çizgisi ve manzarayı burada gördüm. Profesyonel kameralarla çekilen NatGeo belgeselleri gibi, her gece karşıdaki şimşekleri, yıldırımları görmek olağanüstü bir duyguydu. Gün batımları her gün başka bir akıl patlatan muhteşemlikteydi. Parti adası Koh Phangan’a yaptığımız günübirlik gezide ise muhteşem bir kumsalda yaşadık birkaç saatliğine, incecik beyaz kumların üzerinde. En iyisi de Zeynep’le karşılaşmamız oldu, Hindistan’da bir süre gezmiş çok tatlı birinden oraları dinlemek Hindistan’la ilgili şüphelerimi biraz dindirdi. Belki ileride!

Biz ne kadar hermit gibi takılsak da -sadece dünyada ikimiz varmışız gibi yaşadık- Tayland’a gelen 20’li 30’lu yaşlardaki insanlar manyakça sosyalleşiyor. Ben bütün varlığıyla sosyalleşen bir insan olduğum için bu eforu sadece en yakın arkadaşlarıma sarfetmekten mutluluk duyuyorum. Fakat başkalarını almayayım lütfen. Koh Phangan’dan feribotla dönerken böyle arkadaşlardan biri dikkatimi çekti, daha doğrusu bir kayıp ilanı. Rus bir kadın, dalışla ünlü Koh Tao adasında kaybolmuştu. Ertesi gün tabii ki de bu kadını kafamdan atamadım ve yerel haberlerde kayboldum. “Kıyafetler kemikler bulundu ama kadına ait değil” şeklinde birkaç haber okuduktan sonra birkaç sene önce aynı adada öldürülen iki İngiliz backpacker’ın hikayesine daldım. Myanmar’lı iki genç suçlu bulunmuş ve idama mahkum edilmiş ama yargı sistemi, bulunan kanıtların yetersizliği ve polisin yaptığı işkence göz önünde bulundurunca bu iki göçmen işçinin, büyük ihtimalle Tayland’ın turist cenneti itibarını korumak için, günah keçisi olarak seçildiğini düşünmeden edemiyorum.

View this post on Instagram

Pristine 👣#kohphangan #thailand

A post shared by Derya Atlas (@atlasderya) on

Gezdiğim yerler arasında Tayland kadar beni düşünmeye iten bir yer olmamıştı; emek sömürüsü, turizm anlayışı, Batılı özgüveni ve dayanılmaz iticiliği derken hâlâ da bu seyahat üzerine düşünürken buluyorum kendimi. Seyahatlerin alıştığımız şeylerin bir başka mekanda tecrübe edilmesinin yanı sıra algımıza çomak sokup bizi değişime, düşünmeye ve çokluluğa teşvik etmesini dileyen biri olarak, herkese anlattığım “çok sıcak”, “sezonunda gidin”, “olay kuzeydeymiş” laflarının altında beni gezmekle beraber sorgulamaya ittiği için bu seyahatin yeri şimdiden apayrı.

Çelişkiler: Bangkok

Processed with VSCO with c1 presetNil’in deli Asya planlarına bir gecede, 10 dakika içinde dahil olmamın ardından çok güzel hostel seçimleri yaptık, gideceğimiz yerleri belirledik ve Bangkok’a gelince bunların gerçekleşmeyeceğini %95 zor yoldan öğrendik. Şehri yürüyerek ve toplu taşımayla gezen insanlar olarak, şehirdeki camsız otobüse kadar her şeyi denedikten sonra kendimizi yine SUV Uber arabaların içinde bulduk. Gideyim ben günlük kart alırım hop hop aktarma yapıp gezerim diyenlere: bir günlük kart (120 B) sadece bir hatta geçerli (Tayland mantığı).

Bangkok’a gelen insan kitlesi de bir acayip. “Seks turizmi” için gelen insanı da, “ben bi’ aydınlanayım, bi’ etnik şalvar giyeyim” giyen insanı da şak diye çözüyorsun. Buraya gelip de “aman allahım, işte hayatımda yaşamak istediğim şehir” diyenleri de bu yüzden yargılıyorum, çünkü gerçekten yabancı talebine göre şekillenmiş bir turizm anlayışı var. Şap şap saatlerce masaj yaptırıp sonra go-go bar’a gelmek nasıl bir tatil amacı olur ki? Bir şehirde yaşamak için o şehrin insanı ödüllendirmesi gerekmez mi? Çoğu pislik ve koku içinde yaşayan insanların yanında gökdelen rezidansında yaşamaya da Bangkok’ta yaşamak denir mi, bilemiyorum.

Nil’in dediği gibi, “Tapınaklar bu şehre bir hediye”. Wat Phra Kaew’i (Emerald Buddha) gezerken, Ayhan Işık gibi beyin kanamasından öleceğime o kadar emindim ki… Sıcaklık magma seviyesi. Kalabalık metrobüs seviyesi. 500 Baht’a o kadar sıkıştırılmış bir deneyim yaşadım ki, turistlik kavramından bir kez daha soğudum. “Turist değil, gezgin” diyen insanların bir kısmı da, bahsettiğim şalvar-uzun saç olunca kendi seyahat etme şeklimi bir yere koyamadığımı fark ediyorum. Bavulumu toplarken en ince detaya kadar düşünüp kontes gibi hazırlanıyorum ama varış noktasında sadece ama sadece 1 adet 10×20 boyutlarında bir çantayla yaşamak istiyorum.

Sokakta satılan dildolar, kesik bok kokusu ve fareler. Bir yerden bir yere ulaşmanın zorluğunun yanında alışveriş merkezlerine tapacağımız hiç aklımıza gelmezdi. O klima, o temizlik. Tayland’a gelip alışveriş merkezinde rahatlıyorsak bu da benim rahatı çok sevdiğimi ve yargıladığım insanların yine arasında bir yerde olduğumu göstermez mi?

Bangkok’u idealize etmiş insanlara değil, Tayland’ı gezmek için Bangkok’tan başlamak isteyenlere bir şey diyebilirim: Gelin, baştan en güzel, merkezi yerde konaklayın, Uber kullanın ve mümkünse yüksek sezonda, havanın daha serin olduğu zamanlarda gelin. Bir güne de maksimum 2 etkinlik koyun ve geri kalan zamanda chill! Sonra da Tayland’ın başka güzelliklerini görmeye gidin –şu anda bu yazıyı Chiang Mai’ya giden trende yazdığım o kadar belli ki.

Oh, the places you’ll go!

Tetanoz aşısı olduktan sonra sol kolumun bana yaşattığı müthiş rahatsızlıktan dolayı üç-dört gündür verimsizliğin dibine vurmuş durumdayım: Sadece film izleyip güzel havaların tadını çıkarmak, biraz da etrafımdakilere naz yapmak istiyorum. Böyle zamanlarda ya spora ya da blog yazmaya başlayayım diyorum, bir (yazıyla bir) spor yapıp iki yazı yazıyorum. Bu aralar spor konusunda beni gaza getirenler bir gece vakti peş peşe izlediğimiz Kill Bill ve sürekli dinlediğim Gorillaz.

Aklıma blog yazma meselesinin düşmesinin sebebiyse, Instagram’da takip ettiğim Kit LeeRenan Öztürk, Chris Burkard ve Jo Rodgers gibi muhteşem insanlar. Yaptığım seyahatleri daha kalıcı hale getirmem gerektiğini bana her sabah suratıma yapıştırdığım telefondan iletiyorlar (telefon sık sık yüzüme düşüyor hihi).

Bu doğrultuda kendime verdiğim ilk hediye Fujifilm X-T1. Öte yandan, fotoğraf çekmeyi öğrenmek gerçekten çok zahmetli. Kudüs’te, Meryem’in son uykusuna yattığı yer olduğu düşünülen Dormition Abbey’nin loş bodrum katında, çemberin ortasında yatan Meryem’in etrafında yapılan ayinin muhteşem fotoğraflarını çektiğimi zannediyorum mesela. “Artık karanlıkta fotoğraf çekme işini öğrendim hehe” deyip Duygu’ya gururla göstermeye gidiyorum ve– kapkaranlık.

fullsizeoutput_7b1.jpeg
Abbey of the Dormition: ışık bol tabii.

İkimiz de gülüyoruz ama o kadar bozuluyorum ki, o an gitti, kaçırdım diye üzülüyorum. Şimdiyse kaçırdığıma üzüldüğüm anı yazarak, onu geri kazandığımı düşünüyorum. Gözümün önüne o Eyes Wide Shut tadındaki gün geliyor ve o hatıra tamamlanıyor sanki. Fotoğraf çekmeyi öğrenmek bir yana, önümüzdeki günlerde yapmak istediğim tam olarak bu. Gezmek, çekmek, yazmak ve elimde mutlulukla bakacağım, sevdiklerimle paylaşacağım bir iz bırakmak. ^_^

Çocuklarımız diktatör olmayacak

Carolyn Merchant’ın The Death of Nature’da anlatmaya koyulduğu insan-doğa düalizminin nedenleri Kartezyen felsefede görülür; beden ve ruhun kesin çizgilerle koparılmış olduğu bir sistemde teknolojinin ve bilimsel gelişmelerin yardımıyla insanın doğaya hakim olma çabası acımasız bir hiyerarşide vücut bulur. Beyaz zengin erkek haricinde başta doğa ve kadınlar olmak üzere ‘diğerleri’ gelişme ya da kazanç adına sömürülür. Judith Plant’in “Learning to Live with Differences” makalesi ise ekofeminist bir toplum/topluluğun, bu sömürülen ve çürüyen dünyaya getireceği çözümlere odaklanmakla kalmıyor, insan-doğa-hayvan ilişkilerini nasıl onarabileceğimize dair bir tartışma başlatıyor.

George Miller’ın yönettiği 2015 tarihli Mad Max: Fury Road ise bu ilişkilerin tamamen parçalandığı kıyamet sonrası, distopik bir dünyayı konu alıyor. Neyse ki fiziksel engelli bir kadın, bu dünyada bir önemi yokmuş gibi görülen yaşlı kadınlar ve tek önemi doğurganlığından gelen genç kadınlar –tam da bu yeni düzenin sınır dışına attığı ötekiler– bu savaşa, sömürüye meydan okur.

Picture1

Jim Nollman bir makalesinde Kalahari Çölü’nün zorlu şartlarında beraber yaşayan insanlar ve hayvanların karşılıklı bağlılıklarının arabalar ve tüfeklerle bozulmasından, daha önce hiç ölümcül bir vakanın yaşanmadığı toplulukta aslanların insanlara saldırmasından bahsederken, Batı düşüncesinin doğanın üzerinde tam kontrol kurmakla koltuklarının kabarmasının aslında oransız bir güç kullanımı olduğuna işaret eder. Korku ve ötekileştirmenin karşılıklı güven ve birlikteliğin yerini aldığı bu gerçek hikâye Mad Max‘in kurgusal Avustralya’sında da yankılanır: Motorlu araçlar ve bağlantılı olarak benzinin, suyun en değerli olduğu bu dünyanın başında güçlü, kudretli bir erkek olan Immortan Joe görülür. Sözcük anlamı olarak ‘ölümsüz’ü çağrıştıran bu tiranın doğayı kendi lehine dönüştürüp tüm doğal kaynakları, özellikle suyu elinde bulundurduğunu ve dolayısıyla bu kıyamet sonrası dünyada imkânsız olanı başarıp doğayı alt ederek ölümsüzlüğü elde etmesi, doğurgan kadınları istismar etmesi, Plant’in deyişiyle can doğuran kadın bedeninin üzerinde daha üst bir konum ve zafer kazanılması anlamına gelir.

Picture2

Nükleer/su savaşlarıyla bildiğimiz dünya yok olmuş olsa da, Immortan Joe’nun azılı, zalim karakteri Ursula LeGuin’in Healing the Wounds kitabındaki “Women/Wilderness” öyküsündeki Uygar Adam’ın söylemini devam ettirir:

Uygar Adam der ki: Ben Benim, ben Efendiyim, geri kalan her şey Öteki – dışarıda, altta, altımda, itaatkâr. Ben sahip olurum, ben kullanırım, ben araştırırım, ben sömürürüm, ben denetlerim. Önemli olan benim yaptığımdır. İsteklerim maddenin var olma sebebidir. Ben benim, geri kalanıysa uygun gördüğüm şekilde kullanılacak kadınlar ve vahşi doğa.

Immortan Joe efendidir; emrindeki oğlanları kullanır, genç kadınları sömürür ve doğal kaynakları kontrol eder. Zar zor nefes alır, zehirlenmiş ve asitlenmiş bir dünyanın patriyarşik sistemi vücudundaki dev irinler, tümorler gibidir; savaş maskeleri ve zırhlarla kapatılır, güçlendirilir. Plant’in makalesinde değindiği üzere Avrupa’dan gelen kolonilerin Yeni Dünya’da tutunması için Iroquis, Mohawk gibi Amerika yerlilerinin elinden çaldığı topraklar, evler, kaynaklar gibi Immortan Joe’yu ve dev çocuklarını ayakta tutan bu işe adanmış kadınlardan alınan anne sütüdür. Yerlilere ‘kültür’ getiren, onları Hıristiyanlaştırarak kurtuluşa bir adım yaklaştıran Avrupalıların ve günümüzün hükümetleriyle işbirliği içinde koca bir ekosistemi katleden uluslarötesi şirketlerin sesi Immortan Joe’nun ‘balkon konuşması’nda duyulur: “Ben sizin kurtarıcınızım! Benim elimle bu dünyanın küllerinden doğacaksınız!”

Plant’in öne sürdüğü şekliyle bugün gitgide daha fazla insanın doğanın dengelerini tehdit eden baskıcı ve sömürücü aktivitelerin derin sonuçları olduğu gerçeğini görmeye başlaması gibi Imperator Furiosa ve Immortan Joe’nun malları olmadığını duvarlara yazan “değerli damızlık” kadınlar da Dünya’yı kimin öldürdüğü sorusunun cevabının tam da Immortan Joe olduğunu bilirler ve kaçış planlarını uygulamaya girişirler. Ekofeminist ve barış aktivisti Ynestra King’in dediği gibi onlar “çürümüş turtadan bir parça alma” derdinde değildir, belirlendiği gibi kurşun ve benzin almaya gitmeyecekler; tam da bu yoldan sapıp Furiosa’nın bahsettiği “Yeşil Yer”e ve “Nice Anneler”e ulaşacaklardır. Amansız bir takip sonrası peşlerindeki Immortan Joe ve askerlerini atlatınca, damızlıklar genital bölgelerini kilit altına koyan demirden kemerlerini kırarlar, hatta içlerinden biri, The Dag, çölün kuru topraklarına düşmüş bu prangaya bir güzel tekme savurur.

Kelimenin tam anlamıyla V8 motoruna tapan, en kıymetli varlığı direksiyonu olan yarı ömürlü, hastalıklı Savaş Çocuğu Nux ile sadece hayatta kalmaya çalışan uyumsuz, aykırı Max’in kadınların müttefiki haline gelmesi, Plant’in dediği üzere uzun süre ve sıkı şekilde mücadele etmelerinden sonra gerçekleşir. Ateş ve kandan oluşan bu dünyada “damızlık stoku” ve “savaş yemi”nin yeri aslında benzerdir. Nux’ın şanlı bir son olarak düşündüğü Valhalla hayallerinin suya düşmesi üzerine ağlamasına Capable “Bence kaderinde bunlar yok” diyerek cevap verir: Plant’in belirttiği gibi aslında hiçbiri ne cennetten geliyordur ne de cennete geri dönecektir. “Anti-tohum” kurşunların yerine patriyarşinin yok saydığı toprağın, organiğin gerçek tohumların ekildiği, umudun yeşerdiği Yeşil Yer’e gitmeye yola koyulduklarında gezegendeki tüm hassas yaşamı yok etme tehlikesi olan maddi kirlenmeyi üreten, sürdüren, gizleyen ve meşrulaştıran düzeni değiştirmeye giderler. Ancak onları bekleyen Yeşil Yer çoktan asite ve karanlığa kurban olmuştur.

Picture3

Geriye birkaç Anne kalmıştır. Nihayet buluştuklarında, genç ve yaşlı kadınlar birbiriyle kaynaşır, bilgilerini karşılıklı değiş tokuş ederler. Görünürde motorsikletlerin üzerinde, ateşli silah uzmanları olan bu kadınlar sisteme teslim olmamıştır, sadece bir süreliğine hayatta kalmanın kurallarını uyguluyor gibidirler. Nitekim öldürmekten daha fazlasına sahiptirler; beraberlerinde yuvaya ait, “gerçek yadigârlar” olan tohumlar vardır ve ilk fırsatta zehirli, asitli olmayan toprağa dikeceklerdir. Furiosa ve diğerlerinin kaçmak istediği tiranlığın ters yönü ise kilometrelerce uzanan bir tuz çölüdür; doğrusu, bir başka güçlük, belki de başkalarının tahakküm kurduğu başka topraklardır. Citadel’deki yeşilliği, suyu, ekini tek bir erkeğe bırakmak yerine geri dönüp hak talep etmek, daha doğrusu bunların iadesini istemek, bıraktıkları evi tekrar tanımlayıp dönüştürmek Plant’in önerdiği bio-bölgeselcilikle (bio-regionalism) büyük ölçüde uyuşur: uzakta olan yerine kendi evlerine ve cemaatlerine dikkatlerini vermek, doğa içindeki yerlerini bilmek ve hem doğal dünyayla hem de insanlarla sağlıklı ilişkiler kurmak. Murray Bookchin’in sosyal ekolojisinde olduğu gibi, evlerimiz gerçek değişimin merkezi olma potansiyeline sahiptir; öyle ki, Furiosa ve diğerlerinin yaratacağı yeni değerlerin Citadel’de geniş yankı bulması mümkündür.

Citadel’e dönüş yolunda Furiosa ve diğerleri büyük kayıplar vererek Immortan Joe’yu alt ederler. Elbette, yendikleri sadece etten kemikten bir erkek değil, onun temsil ettiği krom ve benzinden ibaret, tecavüz ve sömürünün sembolü olan mekanik dünyadır. İnsan kibrinden, sado-tarafsızlıktan, akılcılıktan ve ‘doğa’ ile ‘kültür’ü ayıran düalistik kültürün sebep olduğu ekolojik krizi geriye almak üzere önemli bir adım atmışlar, bu mekanik düzeni paramparça etmişlerdir. “Hayatının sürdürülebilirliğini sağlayan ötekiyi yutmaya yönelmiş olduğu için öykünün sonu ya dayandığı ötekinin ve dolayısıyla kendisinin de ölümüyle, ya da tahakkümden vazgeçmesiyle, yani efendinin başarısızlığı ve dönüşümüyle gelir” diyen Plumwood’u doğrular şekilde, Immortan Joe ölür ve geriye dönüşümü başlatacak kadınlar kalır.

Picture4.png

Mad Max: Fury Road, egemen sinemayı ve onun erkek-egemen temelini sorgulayan bir sinema pratiği olan karşı-sinemanın pekâlâ okkalı bir örneği olmayabilir. Ancak ekofeminizmde tartışılan pek çok konunun, özellikle Plant’in makalesinde ele aldığı biyolojik krize ilişkin gerçekçi çözümlere kurgusal bir zemin verdiği açıktır. Korku ve iktidarın hüküm sürdüğü karanlık çağlardan sıyrılıp yeni bir varoluş şeklinin mümkün olduğu gerçeği, Furiosa ve diğer kadınların mücadelesinde görülebilir.

Oh yeah, Mad Max!

Refika’nın şarkısı

Bizi bir anda şaşırtan, tüylerimizi diken diken eden, gözlerimize yaş koyan şeylerin büyük resmin parçası olan küçük tesadüflerle, bağlantılarla bir alakası olduğunu düşünüyorum.

Bir yıl önce, babamın askerde tuttuğu günlüğü bulduğumda 1996’da ölüm tarihi olacak 18 Mart gününe yazdıklarını okurken boğazıma anca anasını, babasını yitirmiş olanların anlayabileceği bir yumruk oturdu (Kemalettin Tuğcu içime kaçmıştı). 1982 yılında Tokat’ta askerlik yaparken annemin babasının ölüm haberini alan babamın tam da 14 sene sonra kendi öleceği tarihe bu kötü haberin notunu düşmüş olması o yumruğu midemden yokuş aşağı indirmeye yetmişti.

IMG_0436

Anneme el sallıyorum. Hâlâ bütün bunların gerçekten olup olmadığını bilmiyorum. Ama sanırım hatırlayabiliyorum. Sanki dünmüş gibi gözümün önünde beliriyor: Annem sol elini havaya kaldırıyor. Bana el sallıyor. Evet, annemin çağlayana kapılmadan önce yaşadığı son andan bende kalan resim bu. Kafası keskin kayalara çarpıp parçalanmadan önce, morgdaki bütün o korkunç şeylerden önce. Ölürken bana el sallıyor. Bana, Aksel Vinding’e el sallıyor, çünkü ben onun oğluyum, her zaman biz ikimiz olduk. Şimdi, bunca yıl sonra bile, bunları yazarken sanki aynı yerde, köprünün altında, kayaların arasında durmuş annemin bana el salladığını görür gibiyim. Sonsuza kadar bana el sallıyor. 

Yukarıdaki sahne, Ketil Bjørnstad’ın Müzik Uğruna kitabının başkişisi genç Aksel’in annesinin iç parçalayıcı şekilde ölümünü anlatıyor. Böyle bir travma yaşamadan birini kaybedenler ise “bütün morgdaki o korkunç şeylerden önce” hangi anıyı kafalarına kazıyacaklarını bilemiyorlar bence. Ben bilemiyorum. Bir slayt makinesindeki filmler gibi ağır ağır giden, karşınıza ne çıkacağını bilemeden ama bir yandan da sınırları olan bir galerinin içinde gezinmek gibi.

O filmlerden bir tanesi çocukluğumda genellikle yazlarımı geçirdiğim anneannemin Ula’daki evinin tam karşısındaki eski, metruk evi konu alıyor. Öyle karşı komşunun evi gibi değil, bayağı bahçenin içinde mülke ait eski bir ev. Savaştan önce İtalyanlardan kaldığı düşünülen ve aslında bir dönem annemlerin de içinde yaşadığı, içine girmeye çekindiğimiz, sadece merdivenlerinde fındık kırdığımız, rüyalara konu olan o evin içinden eski eski pudra kutuları çıkardığımızı hatırlıyorum (keşke ama keşke bulabilsem onları).

Bundan birkaç sene önce aklım başındayken girdiğimdeyse duvarda asılı olan bir kadın portresi dikkatimi çekmişti. O zamanların makyaj ve saç trendleri de sağ olsun, 1900’lü yıllarda yaşayan kadınların inanılmaz değişik hatlara sahip suratları gibi portremin kişisi de yaşadığım zamanlara ait olmayan bir yüze, efsunlu bir havaya sahipti. Kadının kim olduğunu bilmiyorduk ya da ‘gerçek’ olup olmadığını. O anda önemli olan “portre kimde kalacak” tartışmasıydı. Çirkefliğimi konuşturarak tartışmanın galibi geldikten sonra bu kocaman, tozlu, eprimiş portreyi İstanbul’a kadar taşıdım. Bir süre asılı kalan portre sonra yerini başka resimlere bıraktı. İzmir’e taşındığımda bu sefer yer bulunamadı, giysi dolabının arkasına kuruldu.

IMG_0039

Bir türlü ışık patlamadan çekemediğim için tuhaf bir açıya sahip bu pozu koymak zorunda kaldım. UGH.

Kim bilirdi ki, esrarengiz kadınımın kimliğini bir poşet sayesinde bulacağımı? Aynen öyle oldu. Hafta sonu Adatepe’ye kısa bir geziden dönen annemin getirdiği şişe şişe zeytinleri, yağları taşıyan poşetin üzerinde nazlı nazlı bakıyordu işte.

IMG_0041

Efsunlu mefsunlu dediğim kadın basbayağı markalaşmıştı bile. Adatepe zeytinyağlarının websitesinde gözlerime inanamayarak hikâyesini de buldum. Aslında bir Rum olan, 20. yüzyıl başlarında yaşayan bu genç kadının takma ismi Refika’ymış. Hem Türk hem Rum cemaati tarafından pek sevilirmiş, düğünlerin baş misafiri olarak şarkı söyler, dans edermiş. Malum savaş sonrası allahın belası Mübadele sonucu Yunanistan’a göç etmek zorunda kalmış. Sakız Adası’nda yaşadığı ve Yunanistan’ın ilk güzellik kraliçelerinden biri olduğu gibi söylentiler de var ama bunlar ne kadar doğru bilmiyorum. Hikâyeyi anlatan köyün en yaşlı amcasının, Sakız Adası’nda rastlantı eseri bir antikacıda denk gelinen bu portreye bakıp “Evet, işte o!” demesinin ne kadar güvenilir bir ifade olduğunu da bilmiyorum. Yıllar önce adamların yaptığı savaşlar sonucu aslında vatanı olmayan topraklara göçmek zorunda bırakılmış, şarkıcı/dansçı/toprak işçisi bu kadının hâlâ bu toprakların, bu topraklardaki evlerin duvarlarına çakılı kalması fikrine bayılıyorum.

Adatepe’den Yunanistan’a, Muğla’dan İstanbul’a dolaşmasına ve insanların kafasını meşgul etmesine, rafa kaldırılsa ve eskise bile burada olmasına bayılıyorum.

Ekim Ekim

  

Gördüm ki blog hevesim geçen yıl tam bu zamanlarda başlamış. Bazı insanlar yeni kararlarını ya yılbaşında ya da değişimi muştuladığı için ilkbaharda uygulamaya başlarlar, bense sonbaharda. Sebebini ailemden uzakta yaşadığım yedi yılda görürüm; yazın ailemin desteğiyle retrospektif bir arayışa girerdim ve dönüşte teker teker yeni kararlarımı hayata geçirirdim. Genelde bir ay sonra hepsi suya düşerdi, o ayrı. 

Mart ayında başlayan eve dönüş sürecim epey sancılı olsa da, artık sular benim için daha sakin. Önümde okunması gereken onlarca kitap, yazılması gereken sunumlar ve ufukta bir de tez var. 

Şimdi kafayı dinleme ve çalışma zamanı. 

Elliot Moss – Slip

6 numaradaki kadın ve trendeki adam

Her sabah ölüm/işkence/savaş haberlerine uyanıyorum (uyanıyoruz) ve gün içinde akan bir feed’e bakıp oturduğum yerden dünyadaki acıyı, kanı ve pisliği hızlı hızlı “aşağı kaydırıyorum”; acayip duyarlı ve acayip duyarsız insanların sosyal medyada paylaştıklarını boş gözlerle okuyorum, like’lıyorum, geçiyorum. Dünyada ne kadar kötülük, itlik, hergelelik varsa hepsi internette ve fotoğrafları mevcut. Gözlerinize inanamayacağınız, sonrasında gözlerinizi çıkarıp bir kenara koymak istediğiniz görüntüler var. Yine de dayanamayıp bazılarına tıklıyorum ve o güne ruhumu bir güzel sıkıştırarak devam ediyorum. İnsan merakı işte, illa her şeyi kanırtmamız lazım. Gerçi ben tıklamasam da yol ortasında cinayetlerin, korkunç kazaların fotoğraflarını azıcık flulaştırıp ani travmalara sebep olan vahşet ve kan sevdalısı bir medya, benim yerime sağolsun hallediyor bu işi.

Spektrumun diğer ucunda da “ilhamlık”lar var. Kilo vermek istiyorum değil mi? Açıyorum Pinterest’i, gelsin fitspiration’lar, gitsin talihsiz bir Bertie Botts şekeri tandansında detoks içecekleri. Gün içinde baktığım dünya tatlısı tavşan fotoğrafının ise haddi hesabı yok, benim diyen en azılı kediseveri bile geçerim bu konuda. Bir günlüğüne de olsa “evet, artık evden çıkıyorum, dil kursuna ve spora başlıyorum” dedirten aydınlamaları fitilleyen o başarı hikayeleri yok mu hele…

Fakat arada bu ikilik çöpe gidiyor, yerine bambaşka bir şey geliyor ve dünyanız altüst oluyor. Bazen öyle hikayelere tanık oluyorsunuz ki, bir saniyeliğine like’ınızı çalan bir hoşluk veya gözlerinizi kaçırtan bir musibet olmuyorlar; ikisinin de üstüne, ruhunuzun tam ortasına oturup adeta “Eee, tam olarak ne yapıyordun sen bakayım?” diyorlar, mıhlıyorlar.

Benim için bu nadir anomalilerden biri Gomidas Vartabed. Rahip Gomidas, müzikolojinin altından girip üstünden çıkmış eşi bulunmaz bir yetenek. Gomidas’ın Anadolu müziğine yaptığı muazzam katkı ise Ermeni halk şarkılarını, Kürtçe ve Türkçe ezgileri büyük bir titizlik ve adanmışlıkla toplaması, kaydetmesi ve derlemesi. Gomidas’la ilk tanışmam Groung ile oldu; turnaya, memleketten haber var mı diye soruyordu. Dinlerken taşları cebime doldurup yavaşça dereye karışmak istesem de, Gomidas’ın kahreden hikayesine daldım: 24 Nisan 1915’te tutuklanan Gomidas, diğer saygın Ermeni aydınlarıyla bir trene konur, sürgüne gönderilmek üzere. Araya girenler sayesinde birkaç ay sonra geri döner, aslında dönemez ve akli dengesini yitirir. Bunun sebebi olarak, gözünün bebeği gibi baktığı çalışmalarının yok edilmesi gösterilir. Üç yıl Lape Hastanesi’nde kaldıktan sonra, Paris’te bir psikiyatri kliniğine gönderilir ve burada, 1935 yılında dünyadan göçer.

Gomidas gibi bir yetenek daha 20. yüzyıla gözlerini açtığında, sene 1903’tü, yer Çekoslovakya’ydı ve dünyanın çivisinin çıkmasına biraz daha vardı. Gelecek vaat eden bir piyanist olarak ismini duyurmaya başladığı zamanlarda, Yahudi aydınlarının götürüldüğü bir nevi “ara kamp” olan Theresienstadt ‘Terezin’e götürülen, annesini ve kocasını bu cehennemde kaybeden Alice Herz-Sommer’ın ise bir çocuğu ve elinde Chopin’in Études‘ü vardır. Alice, içinden hayatları ve ruhları çekilmiş, savaşın ve insanlık suçlarının silip süpürdüğü insanlara onlarca konser verir. Savaştan sonra İsrail’de uzun seneler yaşayan Alice, bir noktada İngiltere’ye gelir ve yakın zamanda oğlunu aniden kaybeder.

Alice’in bütün bu engelleri aşabilmesi müzik ve ona eşlik eden iyimserliği sayesinde olur. Pollyanna veya Heidi gibi insanı rahatsız eden (en azından beni) bir iyimserlik değil; gerçekten yüzüne ve ruhuna işlemiş, gözlerinden başkalarına geçen saf, filtresiz bir iyilik, iyimserlikten bahsediyorum. Bir yaz günü, onun hayatından yaklaşık 40 dakikalık bir parça sunan 6 numaradaki kadın‘ı izlerken, gözlerimden yaşlar süzülüyordu, çünkü hayatımda yaşadığım onca kayıp ve üzüntüyle, onun yüzyılı aşan engin hayatındaki izleri karşılaştırmadan edemiyordum; ve bu kadın hala “hayattaki her gün güzeldir ve müzik bir rüyadır” diyordu.

Gece oluyor, sıkı yönetimler ve yasaklar başlıyor, bir kısım izliyor, bir kısım elele tutuşmuş canları için savaşıyor. Oturduğum yerden, başım ağrıyarak yeni gönderileri okuyorum. Çığlığın, çaresizliğin, öfkenin ve dayanışmanın videolarını izliyorum. Savaşın ortasında kalmış çocukların gözleri, ekranı parçalayıp bana ulaştığında hangilerinin Alice, hangilerinin Gomidas olacağını düşünmeden edemiyorum.

Olive Kitteridge

tumblr_ncxm33Dll91suldoao1_500

Yemek sonrası oturup interneti bitirmek diye bir kavram olmalı; olmalı, çünkü her yemek sonrası bir sürü tab açıp zaten yaşlanmış bilgisayarımın spazm geçirmesine* sebep oluyorum.

Bugün karşıma çıkan cevherlerden biri Olive Kitteridge isimli mini serinin fragmanı oldu. Frances McDormand iyi ki var ve HBO, ona kaşlarını indirmeden oynabileceği harika bir rol vermiş. Ayrıca tanımadığım insanlar ve Tom Hanks’le beraber dizinin executive yapımcısıymış. Pulitzer ödüllü kitabı okumadım ama imdb’deki açıklaması ve fragmana göre, Frances’ın canlandırdığı Olive dünyanın en şeker insanı ❤ Şaka şaka, bayağı gıcık ama bıyık altından güldüren keskin bir mizaha sahip bir kadın gibi gözüküyor. HBO küçük kasabaları konu alsın, bir güzel dolma gibi iç şişirsin hep.


Fragman yıllara yayılmış bir hikayeyi preslemek zorunda kaldığı için, 2 dakika boyunca enfes oyuncular ve onların dramatik bir şekilde ekrana yerleştirilmiş isimlerini görüyoruz; ancak Murray ve McDormand’ın o kısacık sahnesi karakterlerin çarpıcı özelliklerini ortaya çıkarmış. Zaten fragmanda asıl gönül çalan Bill Murray, çünkü o Bill Murray. Bu adamın mutsuz ve yerçekimiyle barışık, sürekli aşağı akan mutsuz suratını saatlerce izleyebilirim. Bir de şu var:

*Kendine gelip gerçek bir teknolojik alet olmak gibi elzem bir fonksiyon için sarfedeceği eforu, beş dakika boyunca gökkuşağı tekerleğini manyakça döndürmeye ayıran tatlış bilgisayarım, Beyazıt’ım.

Lost in translation*

tumblr_n36ilfTIIV1r3gb6ao1_500

Çeviri yaparken:

1. Takır takır, hatta biraz otomatik bir şekilde çevirdiğiniz yerler oluyor. Bir şekilde o dili öğrenirken, kafanıza kazınmış kalıplar/sözcükler var ve böylece eliniz doğal bir şekilde doğru harflere gidiyor, her şey krema gibi. Deadline’lar artık ülser sebebi değil.

2. İster bin defa sözlüğe bakın, bir o kadar da cümle içinde kullanın, gidip yine tam o sözcükte takılıyorsunuz. O sırada belge ve sözlük arasında kaybettiğinizde olanlar:

a. “Ay bu demekti ya of, tamam…”

b. “Ama birkaç paragraf önce tamamen farklı bir şey kullanmıştım, gidip onu düzelteyim…” Sonsuza kadar cmd+F

3. Bütün bu gidip gelmeden sonra bir anda, böyle midenizden yukarı zınnnn diye bir rahatsızlık hissi geliveriyor; sonra kalkıp evin içinde volta atmalar, “aaa çamaşır mı atsam acaba?”, tabii ki de biraz Facebook/Twitter/Instagram’a bakma, bir şey görüp onu incelerken beynin tamamen kavun formuna geçmesi ve bir bakmışsınız, iki saat boş boş oturmuşsunuz ama deadline hala aynı saatte. Gecenin bir yarısı sıkıntı ve iç şişmesi kaynaklı ağlamalar/gülmeler.

Çeviri yapmak, son birkaç senedir ufak tefek para kazanma amacıyla uğraştığım bir okuldan-artakalan-zaman uğraşıyken, son 1 yıldır daha çok vaktimi alan “tatlı bela” bir işe dönüştü. Şu anda okuldan fersah fersah uzakta olduğum ve delicesine geri dönmek istediğim için, dille ve sözcüklerle oynayabileceğim bir işe canım feda.

Ben burada çeviri güzellemesi yaparken, bir yerlerde deadline sinsi sinsi işliyor.

Bu yazıda yapmak istediğim tek şey, Spotify’dan bir liste yapıştırmayı öğrenmekti. Oleeey.

Spotify listeleri tam bir cennet; haberimin olmadığı soul ve jazz müzisyenlerinin bulunduğu compilation’lar, ütü ve temizlik yaparken motivasyon atak sağlayanlar (aslında böyle bir listeyi bizzat oluştursam mı?) ve tabii ki de cahilce dinlediğim ama ruhumu sarıp sarmalayan +10 saatlik klasik müzik listeleri. Bach, Debussy ve Beethoven’ın yanı sıra film müziklerinin de olduğu bir tanesi özellikle göz bebeğim.

*Çeviri üzerine yazdığım için, beynim Bunu mu demek istediniz deyip bana Lost in Translation filmini hatırlattı. Keşke bu yazıda biraz ondan bahsetsem ama oturup tekrar izlemeliyim, onun yerine ısırmalık Scarlett koymak en mantıklısı. Filmin Türkçe isminin Bir Konuşabilse olmasına da çok gülüyorum; (bir) Bak Şu Konuşana tadında aile komedisi tadı, (iki) esas oğlanın öküz olup kızı elinden kaçırdığı ama en sonunda bütün duygularını kabullenip onları kustuğunda kızı kaptığı (böyle dediğime bakmayın hiç acımam, Cameron Diaz komedisi izlerim) romantik komedi tadı veriyor.

Bir konuşabilse / Karaoke yapmasına gerek kalmayacaktı.