Refika’nın şarkısı

Bizi bir anda şaşırtan, tüylerimizi diken diken eden, gözlerimize yaş koyan şeylerin büyük resmin parçası olan küçük tesadüflerle, bağlantılarla bir alakası olduğunu düşünüyorum.

Bir yıl önce, babamın askerde tuttuğu günlüğü bulduğumda 1996’da ölüm tarihi olacak 18 Mart gününe yazdıklarını okurken boğazıma anca anasını, babasını yitirmiş olanların anlayabileceği bir yumruk oturdu (Kemalettin Tuğcu içime kaçmıştı). 1982 yılında Tokat’ta askerlik yaparken annemin babasının ölüm haberini alan babamın tam da 14 sene sonra kendi öleceği tarihe bu kötü haberin notunu düşmüş olması o yumruğu midemden yokuş aşağı indirmeye yetmişti.

IMG_0436

Anneme el sallıyorum. Hâlâ bütün bunların gerçekten olup olmadığını bilmiyorum. Ama sanırım hatırlayabiliyorum. Sanki dünmüş gibi gözümün önünde beliriyor: Annem sol elini havaya kaldırıyor. Bana el sallıyor. Evet, annemin çağlayana kapılmadan önce yaşadığı son andan bende kalan resim bu. Kafası keskin kayalara çarpıp parçalanmadan önce, morgdaki bütün o korkunç şeylerden önce. Ölürken bana el sallıyor. Bana, Aksel Vinding’e el sallıyor, çünkü ben onun oğluyum, her zaman biz ikimiz olduk. Şimdi, bunca yıl sonra bile, bunları yazarken sanki aynı yerde, köprünün altında, kayaların arasında durmuş annemin bana el salladığını görür gibiyim. Sonsuza kadar bana el sallıyor. 

Yukarıdaki sahne, Ketil Bjørnstad’ın Müzik Uğruna kitabının başkişisi genç Aksel’in annesinin iç parçalayıcı şekilde ölümünü anlatıyor. Böyle bir travma yaşamadan birini kaybedenler ise “bütün morgdaki o korkunç şeylerden önce” hangi anıyı kafalarına kazıyacaklarını bilemiyorlar bence. Ben bilemiyorum. Bir slayt makinesindeki filmler gibi ağır ağır giden, karşınıza ne çıkacağını bilemeden ama bir yandan da sınırları olan bir galerinin içinde gezinmek gibi.

O filmlerden bir tanesi çocukluğumda genellikle yazlarımı geçirdiğim anneannemin Ula’daki evinin tam karşısındaki eski, metruk evi konu alıyor. Öyle karşı komşunun evi gibi değil, bayağı bahçenin içinde mülke ait eski bir ev. Savaştan önce İtalyanlardan kaldığı düşünülen ve aslında bir dönem annemlerin de içinde yaşadığı, içine girmeye çekindiğimiz, sadece merdivenlerinde fındık kırdığımız, rüyalara konu olan o evin içinden eski eski pudra kutuları çıkardığımızı hatırlıyorum (keşke ama keşke bulabilsem onları).

Bundan birkaç sene önce aklım başındayken girdiğimdeyse duvarda asılı olan bir kadın portresi dikkatimi çekmişti. O zamanların makyaj ve saç trendleri de sağ olsun, 1900’lü yıllarda yaşayan kadınların inanılmaz değişik hatlara sahip suratları gibi portremin kişisi de yaşadığım zamanlara ait olmayan bir yüze, efsunlu bir havaya sahipti. Kadının kim olduğunu bilmiyorduk ya da ‘gerçek’ olup olmadığını. O anda önemli olan “portre kimde kalacak” tartışmasıydı. Çirkefliğimi konuşturarak tartışmanın galibi geldikten sonra bu kocaman, tozlu, eprimiş portreyi İstanbul’a kadar taşıdım. Bir süre asılı kalan portre sonra yerini başka resimlere bıraktı. İzmir’e taşındığımda bu sefer yer bulunamadı, giysi dolabının arkasına kuruldu.

IMG_0039

Bir türlü ışık patlamadan çekemediğim için tuhaf bir açıya sahip bu pozu koymak zorunda kaldım. UGH.

Kim bilirdi ki, esrarengiz kadınımın kimliğini bir poşet sayesinde bulacağımı? Aynen öyle oldu. Hafta sonu Adatepe’ye kısa bir geziden dönen annemin getirdiği şişe şişe zeytinleri, yağları taşıyan poşetin üzerinde nazlı nazlı bakıyordu işte.

IMG_0041

Efsunlu mefsunlu dediğim kadın basbayağı markalaşmıştı bile. Adatepe zeytinyağlarının websitesinde gözlerime inanamayarak hikâyesini de buldum. Aslında bir Rum olan, 20. yüzyıl başlarında yaşayan bu genç kadının takma ismi Refika’ymış. Hem Türk hem Rum cemaati tarafından pek sevilirmiş, düğünlerin baş misafiri olarak şarkı söyler, dans edermiş. Malum savaş sonrası allahın belası Mübadele sonucu Yunanistan’a göç etmek zorunda kalmış. Sakız Adası’nda yaşadığı ve Yunanistan’ın ilk güzellik kraliçelerinden biri olduğu gibi söylentiler de var ama bunlar ne kadar doğru bilmiyorum. Hikâyeyi anlatan köyün en yaşlı amcasının, Sakız Adası’nda rastlantı eseri bir antikacıda denk gelinen bu portreye bakıp “Evet, işte o!” demesinin ne kadar güvenilir bir ifade olduğunu da bilmiyorum. Yıllar önce adamların yaptığı savaşlar sonucu aslında vatanı olmayan topraklara göçmek zorunda bırakılmış, şarkıcı/dansçı/toprak işçisi bu kadının hâlâ bu toprakların, bu topraklardaki evlerin duvarlarına çakılı kalması fikrine bayılıyorum.

Adatepe’den Yunanistan’a, Muğla’dan İstanbul’a dolaşmasına ve insanların kafasını meşgul etmesine, rafa kaldırılsa ve eskise bile burada olmasına bayılıyorum.

2 Replies to “Refika’nın şarkısı”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s