Tayland: Son bölüm

Yazmakla ilgili bazı sıkıntılarım var. Eskiden çok yazardım: her gün olmasa da günlük, ablamlara ve arkadaşlarıma mektuplar, bazen şiirler, çoğunlukla da denemeler. Çok sıkışmış ve hiçbir yere ait hissetmediğim zamanlarda, kendimi klonlayıp kağıda dökünce yalnız kalmıyordum. Üniversite, yurt ve ev hayatıyla beraber yazmaya çok ihtiyacım kalmadığını farkettim. Şimdilerde ise olmak istediğim yerde, yapmak istediğim işte, sevdiklerim ve sevgilimleyim ama yine de bir meditasyon ve dokümantasyon gibi gördüğüm yazıyla ilgili tam olarak ne hissettiğimi kestiremiyorum. Bir türlü başına da oturamıyorum ve bu sefer de artık içimde hiç yazma dürtüsünün kalmadığını düşünüyorum. Belki de öyledir, belki de artık yazmak sadece “içerik üretmek” gibi hissettirdiği için eylemden soğuyorum.

En son kendimi toparladığımda, Bangkok’tan Chiang Mai’ya giden bir trende sallana sallana kafamı toparlamaya çalışıyordum. Chiang Mai, Bangkok’ta nefret ettiğimiz şeylerden arındırılmış orman kokulu, tapınaklarla bezeli bir cennetti. Tabii, cennet deyince insanın aklına tertemiz, beyaz bir görüntü oluşuyor ama bu klasik görüntü sanırım sadece ultra lüks resort’larda bulunabilir. Benim bayıldığım cennet, daha urban bir cennetti. Tabii yine kirli ve fareli (Tayland’ın fıtratında bu var) ama herkesin yaşadığı bir şehir. Bu yazıyı da başka bir yaşayan şehir olan Tel Aviv’den dönüşümüzde, uçakta yazıyorum. Hayatımızdan eğlence o kadar çıktı ki, gerçekten yurtdışına çıktığımda bir şeyler yapıyor ve eğleniyorum. Türkiye’de hayat A noktasından B noktasına gitmek ve evlerde sadece güvende hissetmek üzerine kurulu. Chiang Mai da kafelerin, co-working space’lerin, pazarların ve barların zincir değil de butik olduğu özel bir yer. Hedefim ileride Chiang Mai’da 1-2 ay kalıp, arada birkaç günlüğüne Myanmar, Laos, Kamboçya görmek. Hem şehir ucuz hem kültür dolu.

Wat Phra That Doi Suthep tapınağı, yani şehri tepeden izleyen bu tapınağa meşhur red cab’lere binerek gittik. Taksi değil, arkası açık manav kamyonuna karşılıklı uzun birer koltuk döşenmiş ve arkasında yaldır yaldır gidiyorsunuz. Bizim kaldığımız yerin ayarladığı bu küçük kamyonet, bizi iki saat bekleyeceğini söyledi. Hay allah, ne yapıcak o kadar süre dememize kalmadan tapınağa giden 309 basamağa tırmanmaya başladık. Dalağımın şiştiği ve yine hiç bilmediğim şekillerde terlediğim bir 15 dakikadan sonra, tapınağın bunun birkaç katına bile değeceğini sonradan farkettim. Bir şeye inanmıyorum ama insanların böyle yürekten inanmasını izlemek beni daha çok etkiliyor (gerçi İsa’nın yeri çok ayrı). Fotoğraf çekerek, insanları izleyerek, Nil’le ne kadar salak olduğumuzu konuşarak, Budist tapınaklarını tek geçerek ve en sonunda dünyanın en acı kao soi’sini yiyerek tamamladığımız bu küçük gezi, bir yanlış anlaşılma sonucu amcanın bizi şehir içindeki başka bir muhteşem tapınak olan Wat Phra Singh’e (en çok saygı duyulan Aslan Buddha heykelinin evi) bırakmasıyla koca bir günlük geziye döndü. Bu noktada 13 saatlik tren yolculuğunun ardından odamız hazır olmadığı için duş alamadığımız bir halde ve sıcaktan kavun içine dönmüş bir halde tapınak turu yaptığımızı belirtmek isterim. Neyse ki, değiyor.

View this post on Instagram

🕉#vscocam #thailand #chiangmai #fujifilmxt1

A post shared by Derya Atlas (@atlasderya) on

Chiang Mai’da Khmerler değil de Lanna imparatorluğu hüküm sürdüğü için tapınaklar ve yapılar biraz farklı. Eski Kent bölgesi ise muntazam bir kare şeklinde, duvarlar ve hendeklerle adeta çizilmiş gibi. O yüzden sürekli dört dönüp duruyorsunuz. Her şehir gibi hayli turistik yerleri de var, iğne atsan yere düşmeyecek Chiang Mai Gece Pazarı gibi. Biz erken gittiğimiz için başta rahat rahat gezdik ama 6 sularında okunan milli marş ve saygı duruşundan sonra (şaka değil) kalabalık akmaya başladı. Ara bir bölümde yer alan yemek tezgahlarının tam karşısında yaklaşık 30 kişinin yan yana ayak masajı yaptırmasıyla zihnen fenalık geçirdim. Bu şekilde masaj bana inanılmaz alçaltıcı geliyor. Diğer yanda pişen pembecik karidesler. Tayland’da her yerde, en az 10 yemekten 9’unda olan karideslerin arkasındaki sömürü hikayesini de geçen gün bulduğum bir Guardian makalesinden öğrendim. Fakir vatandaşlar, örgüt evleri tarzında hücrelerde alıkonuyorlar ve köleler gibi karides soyuyorlarmış. Bu kanlı karidesler ise özellikle Amerika ve büyük ihtimalle Avrupa’ya ihraç ediliyormuş. Bu yüzyılda ve ekonomide, bir başkasının emeğini sömürmeden, birinin hayatını yok etmeden ve ayağını kaydırmadan bir şey yapmak imkansız –belki de çözüm Hunt for the Wilderpeople’daki gibi doğaya kaçmaktır. Tel Aviv’deki bir sahafta denk geldiğim, bundan yirmi sene önce Yayori Matsui’nin yazdığı Women in the New Asia kitabında bununla ilgili harika bir bölüm vardı: “Thai Village Women Protest Eucalyptus Plantations and Shrimp Cultivation” (Tay Köylü Kadınlar Okaliptüs Tarlalarına ve Karides Yetiştiriciliğine Karşı Çıkıyor). Maalesef tam da bu bölüm kitaba basılmadığı için okuyamadım. Sayfa koparılmış, eksik falan değil, bayağı o sayfalar yerine bir önceki 30 sayfa aynen basılmış. Bu da benim sahaftan kitap almanın birinci kuralını (sayfaları kontrol edin!) ihlal etmemin cezası olsun.

View this post on Instagram

Lights out ✨#vscocam #thailand #chiangmai

A post shared by Derya Atlas (@atlasderya) on

Bangkok’a dönüş trenine bindiğimizde saat akşam 5’ti. Bir önceki trenin aksine, korkunç bir trenin içinde 13 saat yolculuk etme fikriyle sınandım. Tamamen ortası göçen, başı kalkan osuruktan yatak, tepemdeki yatağa kadar sıçratan ve sürekli sallanan tren, iki dakikada bir açılan kapı derken sabah 5’te Don Mueang Havaalanı’nın durağında apar topar kendimizi trenden attık, bir şeyleri unuttuğumuza %100 emin bir şekilde. Neyse ki sadece hijyen anlayışımızı ve kulaklarımızdaki kristalleri yitirmekle kaldık (gülüyor). Gelelim pek meşhur Koh Samui adasına. Cinlik yapıp az parayla bir noktaya varmak çok yanlış (o para da az buz değil). Paşa gibi destinasyon nereyse oraya uçun! Peki biz bunu nasıl öğrendik:

* Tren yolculuğunun ardından birkaç saat havaalanında bekle
* Güneye, Surat Thani’ye uç
* Allahın sıcağı bir otobüste 1 saat kadar git
* Limanda güney sıcağında biraz daha bekle
* Feribotta daha ne kadar ulaşım aracına binebileceğini hesapla
* Koh Samui adasındaki Nathon Limanı’na var ve yok olmayı dile
* Temmuz’da Marmaris sıcağına eyvallah dedirtecek bir sıcaklıkta red cab ve taksicilerle tartış
* Limanda kimse kalmasın ama sen göt gibi kal
* Taksiye bin ve adadan nefret etmeye başla.

Bir yerden bir yere giderken mızmızlanıyorum ama adada, o sıcakta oturmaktan daha iyi olduğunu itiraf etmeliyim. Bulunduğumuz sahil pek iyi değildi, suyun sıcaklığı da 31 dereceydi. Böyle Ekvator çizgisine yakın magma ülkelerine giderken suyun sıcaklığını kontrol etmeniz büyük önem taşıyor, şahsen biz etmedik. Ege kıyılarında kavrulursun ama sonra buz gibi suya çosss diye girersin ya… İşte burada kavrulup kavrulup üzerine piştik. Her şeye rağmen hayatımda gördüğüm en geniş ufuk çizgisi ve manzarayı burada gördüm. Profesyonel kameralarla çekilen NatGeo belgeselleri gibi, her gece karşıdaki şimşekleri, yıldırımları görmek olağanüstü bir duyguydu. Gün batımları her gün başka bir akıl patlatan muhteşemlikteydi. Parti adası Koh Phangan’a yaptığımız günübirlik gezide ise muhteşem bir kumsalda yaşadık birkaç saatliğine, incecik beyaz kumların üzerinde. En iyisi de Zeynep’le karşılaşmamız oldu, Hindistan’da bir süre gezmiş çok tatlı birinden oraları dinlemek Hindistan’la ilgili şüphelerimi biraz dindirdi. Belki ileride!

Biz ne kadar hermit gibi takılsak da -sadece dünyada ikimiz varmışız gibi yaşadık- Tayland’a gelen 20’li 30’lu yaşlardaki insanlar manyakça sosyalleşiyor. Ben bütün varlığıyla sosyalleşen bir insan olduğum için bu eforu sadece en yakın arkadaşlarıma sarfetmekten mutluluk duyuyorum. Fakat başkalarını almayayım lütfen. Koh Phangan’dan feribotla dönerken böyle arkadaşlardan biri dikkatimi çekti, daha doğrusu bir kayıp ilanı. Rus bir kadın, dalışla ünlü Koh Tao adasında kaybolmuştu. Ertesi gün tabii ki de bu kadını kafamdan atamadım ve yerel haberlerde kayboldum. “Kıyafetler kemikler bulundu ama kadına ait değil” şeklinde birkaç haber okuduktan sonra birkaç sene önce aynı adada öldürülen iki İngiliz backpacker’ın hikayesine daldım. Myanmar’lı iki genç suçlu bulunmuş ve idama mahkum edilmiş ama yargı sistemi, bulunan kanıtların yetersizliği ve polisin yaptığı işkence göz önünde bulundurunca bu iki göçmen işçinin, büyük ihtimalle Tayland’ın turist cenneti itibarını korumak için, günah keçisi olarak seçildiğini düşünmeden edemiyorum.

View this post on Instagram

Pristine 👣#kohphangan #thailand

A post shared by Derya Atlas (@atlasderya) on

Gezdiğim yerler arasında Tayland kadar beni düşünmeye iten bir yer olmamıştı; emek sömürüsü, turizm anlayışı, Batılı özgüveni ve dayanılmaz iticiliği derken hâlâ da bu seyahat üzerine düşünürken buluyorum kendimi. Seyahatlerin alıştığımız şeylerin bir başka mekanda tecrübe edilmesinin yanı sıra algımıza çomak sokup bizi değişime, düşünmeye ve çokluluğa teşvik etmesini dileyen biri olarak, herkese anlattığım “çok sıcak”, “sezonunda gidin”, “olay kuzeydeymiş” laflarının altında beni gezmekle beraber sorgulamaya ittiği için bu seyahatin yeri şimdiden apayrı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s