Lost in translation*

tumblr_n36ilfTIIV1r3gb6ao1_500

Çeviri yaparken:

1. Takır takır, hatta biraz otomatik bir şekilde çevirdiğiniz yerler oluyor. Bir şekilde o dili öğrenirken, kafanıza kazınmış kalıplar/sözcükler var ve böylece eliniz doğal bir şekilde doğru harflere gidiyor, her şey krema gibi. Deadline’lar artık ülser sebebi değil.

2. İster bin defa sözlüğe bakın, bir o kadar da cümle içinde kullanın, gidip yine tam o sözcükte takılıyorsunuz. O sırada belge ve sözlük arasında kaybettiğinizde olanlar:

a. “Ay bu demekti ya of, tamam…”

b. “Ama birkaç paragraf önce tamamen farklı bir şey kullanmıştım, gidip onu düzelteyim…” Sonsuza kadar cmd+F

3. Bütün bu gidip gelmeden sonra bir anda, böyle midenizden yukarı zınnnn diye bir rahatsızlık hissi geliveriyor; sonra kalkıp evin içinde volta atmalar, “aaa çamaşır mı atsam acaba?”, tabii ki de biraz Facebook/Twitter/Instagram’a bakma, bir şey görüp onu incelerken beynin tamamen kavun formuna geçmesi ve bir bakmışsınız, iki saat boş boş oturmuşsunuz ama deadline hala aynı saatte. Gecenin bir yarısı sıkıntı ve iç şişmesi kaynaklı ağlamalar/gülmeler.

Çeviri yapmak, son birkaç senedir ufak tefek para kazanma amacıyla uğraştığım bir okuldan-artakalan-zaman uğraşıyken, son 1 yıldır daha çok vaktimi alan “tatlı bela” bir işe dönüştü. Şu anda okuldan fersah fersah uzakta olduğum ve delicesine geri dönmek istediğim için, dille ve sözcüklerle oynayabileceğim bir işe canım feda.

Ben burada çeviri güzellemesi yaparken, bir yerlerde deadline sinsi sinsi işliyor.

Bu yazıda yapmak istediğim tek şey, Spotify’dan bir liste yapıştırmayı öğrenmekti. Oleeey.

Spotify listeleri tam bir cennet; haberimin olmadığı soul ve jazz müzisyenlerinin bulunduğu compilation’lar, ütü ve temizlik yaparken motivasyon atak sağlayanlar (aslında böyle bir listeyi bizzat oluştursam mı?) ve tabii ki de cahilce dinlediğim ama ruhumu sarıp sarmalayan +10 saatlik klasik müzik listeleri. Bach, Debussy ve Beethoven’ın yanı sıra film müziklerinin de olduğu bir tanesi özellikle göz bebeğim.

*Çeviri üzerine yazdığım için, beynim Bunu mu demek istediniz deyip bana Lost in Translation filmini hatırlattı. Keşke bu yazıda biraz ondan bahsetsem ama oturup tekrar izlemeliyim, onun yerine ısırmalık Scarlett koymak en mantıklısı. Filmin Türkçe isminin Bir Konuşabilse olmasına da çok gülüyorum; (bir) Bak Şu Konuşana tadında aile komedisi tadı, (iki) esas oğlanın öküz olup kızı elinden kaçırdığı ama en sonunda bütün duygularını kabullenip onları kustuğunda kızı kaptığı (böyle dediğime bakmayın hiç acımam, Cameron Diaz komedisi izlerim) romantik komedi tadı veriyor.

Bir konuşabilse / Karaoke yapmasına gerek kalmayacaktı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s