Üç beyaz

Pembe ambalajlı peynir ve yoğurtlar yiyen, spor salonunda başkalarının delici bakışları altında dalağı şişen, alışveriş yaparken daima bir beden büyüğü isteyen, bıçak altına yatan, naylonları folyoları yağlı bölgelere sarıp terden sırılsıklam olana kadar yürüyen, saat 6’dan sonra asla yemeyen, doğurduktan sonra kilo veremeyip bunalıma giren, üç beyazı kesen kesmeyen, göbeğine kalçasına inat bikini giyen, gıdısıyla memnun olan, olması gerekeni değil istediğini giyen, cinselliklerini kucaklayan, bir gün güzel ertesi gün çirkin hisseden ve bu skalanın herhangi bir noktasında gidip gelen kadınlar: Sizi selamlıyorum!

b9c20c789b9a76a70cf371333958b5a5

Çelişkiler: Bangkok

Processed with VSCO with c1 presetNil’in deli Asya planlarına bir gecede, 10 dakika içinde dahil olmamın ardından çok güzel hostel seçimleri yaptık, gideceğimiz yerleri belirledik ve Bangkok’a gelince bunların gerçekleşmeyeceğini %95 zor yoldan öğrendik. Şehri yürüyerek ve toplu taşımayla gezen insanlar olarak, şehirdeki camsız otobüse kadar her şeyi denedikten sonra kendimizi yine SUV Uber arabaların içinde bulduk. Gideyim ben günlük kart alırım hop hop aktarma yapıp gezerim diyenlere: bir günlük kart (120 B) sadece bir hatta geçerli (Tayland mantığı).

Bangkok’a gelen insan kitlesi de bir acayip. “Seks turizmi” için gelen insanı da, “ben bi’ aydınlanayım, bi’ etnik şalvar giyeyim” giyen insanı da şak diye çözüyorsun. Buraya gelip de “aman allahım, işte hayatımda yaşamak istediğim şehir” diyenleri de bu yüzden yargılıyorum, çünkü gerçekten yabancı talebine göre şekillenmiş bir turizm anlayışı var. Şap şap saatlerce masaj yaptırıp sonra go-go bar’a gelmek nasıl bir tatil amacı olur ki? Bir şehirde yaşamak için o şehrin insanı ödüllendirmesi gerekmez mi? Çoğu pislik ve koku içinde yaşayan insanların yanında gökdelen rezidansında yaşamaya da Bangkok’ta yaşamak denir mi, bilemiyorum.

Nil’in dediği gibi, “Tapınaklar bu şehre bir hediye”. Wat Phra Kaew’i (Emerald Buddha) gezerken, Ayhan Işık gibi beyin kanamasından öleceğime o kadar emindim ki… Sıcaklık magma seviyesi. Kalabalık metrobüs seviyesi. 500 Baht’a o kadar sıkıştırılmış bir deneyim yaşadım ki, turistlik kavramından bir kez daha soğudum. “Turist değil, gezgin” diyen insanların bir kısmı da, bahsettiğim şalvar-uzun saç olunca kendi seyahat etme şeklimi bir yere koyamadığımı fark ediyorum. Bavulumu toplarken en ince detaya kadar düşünüp kontes gibi hazırlanıyorum ama varış noktasında sadece ama sadece 1 adet 10×20 boyutlarında bir çantayla yaşamak istiyorum.

Sokakta satılan dildolar, kesik bok kokusu ve fareler. Bir yerden bir yere ulaşmanın zorluğunun yanında alışveriş merkezlerine tapacağımız hiç aklımıza gelmezdi. O klima, o temizlik. Tayland’a gelip alışveriş merkezinde rahatlıyorsak bu da benim rahatı çok sevdiğimi ve yargıladığım insanların yine arasında bir yerde olduğumu göstermez mi?

Bangkok’u idealize etmiş insanlara değil, Tayland’ı gezmek için Bangkok’tan başlamak isteyenlere bir şey diyebilirim: Gelin, baştan en güzel, merkezi yerde konaklayın, Uber kullanın ve mümkünse yüksek sezonda, havanın daha serin olduğu zamanlarda gelin. Bir güne de maksimum 2 etkinlik koyun ve geri kalan zamanda chill! Sonra da Tayland’ın başka güzelliklerini görmeye gidin –şu anda bu yazıyı Chiang Mai’ya giden trende yazdığım o kadar belli ki.

Oh, the places you’ll go!

Tetanoz aşısı olduktan sonra sol kolumun bana yaşattığı müthiş rahatsızlıktan dolayı üç-dört gündür verimsizliğin dibine vurmuş durumdayım: Sadece film izleyip güzel havaların tadını çıkarmak, biraz da etrafımdakilere naz yapmak istiyorum. Böyle zamanlarda ya spora ya da blog yazmaya başlayayım diyorum, bir (yazıyla bir) spor yapıp iki yazı yazıyorum. Bu aralar spor konusunda beni gaza getirenler bir gece vakti peş peşe izlediğimiz Kill Bill ve sürekli dinlediğim Gorillaz.

Aklıma blog yazma meselesinin düşmesinin sebebiyse, Instagram’da takip ettiğim Kit LeeRenan Öztürk, Chris Burkard ve Jo Rodgers gibi muhteşem insanlar. Yaptığım seyahatleri daha kalıcı hale getirmem gerektiğini bana her sabah suratıma yapıştırdığım telefondan iletiyorlar (telefon sık sık yüzüme düşüyor hihi).

Bu doğrultuda kendime verdiğim ilk hediye Fujifilm X-T1. Öte yandan, fotoğraf çekmeyi öğrenmek gerçekten çok zahmetli. Kudüs’te, Meryem’in son uykusuna yattığı yer olduğu düşünülen Dormition Abbey’nin loş bodrum katında, çemberin ortasında yatan Meryem’in etrafında yapılan ayinin muhteşem fotoğraflarını çektiğimi zannediyorum mesela. “Artık karanlıkta fotoğraf çekme işini öğrendim hehe” deyip Duygu’ya gururla göstermeye gidiyorum ve– kapkaranlık.

fullsizeoutput_7b1.jpeg
Abbey of the Dormition: ışık bol tabii.

İkimiz de gülüyoruz ama o kadar bozuluyorum ki, o an gitti, kaçırdım diye üzülüyorum. Şimdiyse kaçırdığıma üzüldüğüm anı yazarak, onu geri kazandığımı düşünüyorum. Gözümün önüne o Eyes Wide Shut tadındaki gün geliyor ve o hatıra tamamlanıyor sanki. Fotoğraf çekmeyi öğrenmek bir yana, önümüzdeki günlerde yapmak istediğim tam olarak bu. Gezmek, çekmek, yazmak ve elimde mutlulukla bakacağım, sevdiklerimle paylaşacağım bir iz bırakmak. ^_^

Refika’nın şarkısı

Bizi bir anda şaşırtan, tüylerimizi diken diken eden, gözlerimize yaş koyan şeylerin büyük resmin parçası olan küçük tesadüflerle, bağlantılarla bir alakası olduğunu düşünüyorum.

Bir yıl önce, babamın askerde tuttuğu günlüğü bulduğumda 1996’da ölüm tarihi olacak 18 Mart gününe yazdıklarını okurken boğazıma anca anasını, babasını yitirmiş olanların anlayabileceği bir yumruk oturdu (Kemalettin Tuğcu içime kaçmıştı). 1982 yılında Tokat’ta askerlik yaparken annemin babasının ölüm haberini alan babamın tam da 14 sene sonra kendi öleceği tarihe bu kötü haberin notunu düşmüş olması o yumruğu midemden yokuş aşağı indirmeye yetmişti.

IMG_0436

Anneme el sallıyorum. Hâlâ bütün bunların gerçekten olup olmadığını bilmiyorum. Ama sanırım hatırlayabiliyorum. Sanki dünmüş gibi gözümün önünde beliriyor: Annem sol elini havaya kaldırıyor. Bana el sallıyor. Evet, annemin çağlayana kapılmadan önce yaşadığı son andan bende kalan resim bu. Kafası keskin kayalara çarpıp parçalanmadan önce, morgdaki bütün o korkunç şeylerden önce. Ölürken bana el sallıyor. Bana, Aksel Vinding’e el sallıyor, çünkü ben onun oğluyum, her zaman biz ikimiz olduk. Şimdi, bunca yıl sonra bile, bunları yazarken sanki aynı yerde, köprünün altında, kayaların arasında durmuş annemin bana el salladığını görür gibiyim. Sonsuza kadar bana el sallıyor. 

Yukarıdaki sahne, Ketil Bjørnstad’ın Müzik Uğruna kitabının başkişisi genç Aksel’in annesinin iç parçalayıcı şekilde ölümünü anlatıyor. Böyle bir travma yaşamadan birini kaybedenler ise “bütün morgdaki o korkunç şeylerden önce” hangi anıyı kafalarına kazıyacaklarını bilemiyorlar bence. Ben bilemiyorum. Bir slayt makinesindeki filmler gibi ağır ağır giden, karşınıza ne çıkacağını bilemeden ama bir yandan da sınırları olan bir galerinin içinde gezinmek gibi.

O filmlerden bir tanesi çocukluğumda genellikle yazlarımı geçirdiğim anneannemin Ula’daki evinin tam karşısındaki eski, metruk evi konu alıyor. Öyle karşı komşunun evi gibi değil, bayağı bahçenin içinde mülke ait eski bir ev. Savaştan önce İtalyanlardan kaldığı düşünülen ve aslında bir dönem annemlerin de içinde yaşadığı, içine girmeye çekindiğimiz, sadece merdivenlerinde fındık kırdığımız, rüyalara konu olan o evin içinden eski eski pudra kutuları çıkardığımızı hatırlıyorum (keşke ama keşke bulabilsem onları).

Bundan birkaç sene önce aklım başındayken girdiğimdeyse duvarda asılı olan bir kadın portresi dikkatimi çekmişti. O zamanların makyaj ve saç trendleri de sağ olsun, 1900’lü yıllarda yaşayan kadınların inanılmaz değişik hatlara sahip suratları gibi portremin kişisi de yaşadığım zamanlara ait olmayan bir yüze, efsunlu bir havaya sahipti. Kadının kim olduğunu bilmiyorduk ya da ‘gerçek’ olup olmadığını. O anda önemli olan “portre kimde kalacak” tartışmasıydı. Çirkefliğimi konuşturarak tartışmanın galibi geldikten sonra bu kocaman, tozlu, eprimiş portreyi İstanbul’a kadar taşıdım. Bir süre asılı kalan portre sonra yerini başka resimlere bıraktı. İzmir’e taşındığımda bu sefer yer bulunamadı, giysi dolabının arkasına kuruldu.

IMG_0039

Bir türlü ışık patlamadan çekemediğim için tuhaf bir açıya sahip bu pozu koymak zorunda kaldım. UGH.

Kim bilirdi ki, esrarengiz kadınımın kimliğini bir poşet sayesinde bulacağımı? Aynen öyle oldu. Hafta sonu Adatepe’ye kısa bir geziden dönen annemin getirdiği şişe şişe zeytinleri, yağları taşıyan poşetin üzerinde nazlı nazlı bakıyordu işte.

IMG_0041

Efsunlu mefsunlu dediğim kadın basbayağı markalaşmıştı bile. Adatepe zeytinyağlarının websitesinde gözlerime inanamayarak hikâyesini de buldum. Aslında bir Rum olan, 20. yüzyıl başlarında yaşayan bu genç kadının takma ismi Refika’ymış. Hem Türk hem Rum cemaati tarafından pek sevilirmiş, düğünlerin baş misafiri olarak şarkı söyler, dans edermiş. Malum savaş sonrası allahın belası Mübadele sonucu Yunanistan’a göç etmek zorunda kalmış. Sakız Adası’nda yaşadığı ve Yunanistan’ın ilk güzellik kraliçelerinden biri olduğu gibi söylentiler de var ama bunlar ne kadar doğru bilmiyorum. Hikâyeyi anlatan köyün en yaşlı amcasının, Sakız Adası’nda rastlantı eseri bir antikacıda denk gelinen bu portreye bakıp “Evet, işte o!” demesinin ne kadar güvenilir bir ifade olduğunu da bilmiyorum. Yıllar önce adamların yaptığı savaşlar sonucu aslında vatanı olmayan topraklara göçmek zorunda bırakılmış, şarkıcı/dansçı/toprak işçisi bu kadının hâlâ bu toprakların, bu topraklardaki evlerin duvarlarına çakılı kalması fikrine bayılıyorum.

Adatepe’den Yunanistan’a, Muğla’dan İstanbul’a dolaşmasına ve insanların kafasını meşgul etmesine, rafa kaldırılsa ve eskise bile burada olmasına bayılıyorum.

Ekim Ekim

  

Gördüm ki blog hevesim geçen yıl tam bu zamanlarda başlamış. Bazı insanlar yeni kararlarını ya yılbaşında ya da değişimi muştuladığı için ilkbaharda uygulamaya başlarlar, bense sonbaharda. Sebebini ailemden uzakta yaşadığım yedi yılda görürüm; yazın ailemin desteğiyle retrospektif bir arayışa girerdim ve dönüşte teker teker yeni kararlarımı hayata geçirirdim. Genelde bir ay sonra hepsi suya düşerdi, o ayrı. 

Mart ayında başlayan eve dönüş sürecim epey sancılı olsa da, artık sular benim için daha sakin. Önümde okunması gereken onlarca kitap, yazılması gereken sunumlar ve ufukta bir de tez var. 

Şimdi kafayı dinleme ve çalışma zamanı. 

Elliot Moss – Slip

6 numaradaki kadın ve trendeki adam

Her sabah ölüm/işkence/savaş haberlerine uyanıyorum (uyanıyoruz) ve gün içinde akan bir feed’e bakıp oturduğum yerden dünyadaki acıyı, kanı ve pisliği hızlı hızlı “aşağı kaydırıyorum”; acayip duyarlı ve acayip duyarsız insanların sosyal medyada paylaştıklarını boş gözlerle okuyorum, like’lıyorum, geçiyorum. Dünyada ne kadar kötülük, itlik, hergelelik varsa hepsi internette ve fotoğrafları mevcut. Gözlerinize inanamayacağınız, sonrasında gözlerinizi çıkarıp bir kenara koymak istediğiniz görüntüler var. Yine de dayanamayıp bazılarına tıklıyorum ve o güne ruhumu bir güzel sıkıştırarak devam ediyorum. İnsan merakı işte, illa her şeyi kanırtmamız lazım. Gerçi ben tıklamasam da yol ortasında cinayetlerin, korkunç kazaların fotoğraflarını azıcık flulaştırıp ani travmalara sebep olan vahşet ve kan sevdalısı bir medya, benim yerime sağolsun hallediyor bu işi.

Spektrumun diğer ucunda da “ilhamlık”lar var. Kilo vermek istiyorum değil mi? Açıyorum Pinterest’i, gelsin fitspiration’lar, gitsin talihsiz bir Bertie Botts şekeri tandansında detoks içecekleri. Gün içinde baktığım dünya tatlısı tavşan fotoğrafının ise haddi hesabı yok, benim diyen en azılı kediseveri bile geçerim bu konuda. Bir günlüğüne de olsa “evet, artık evden çıkıyorum, dil kursuna ve spora başlıyorum” dedirten aydınlamaları fitilleyen o başarı hikayeleri yok mu hele…

Fakat arada bu ikilik çöpe gidiyor, yerine bambaşka bir şey geliyor ve dünyanız altüst oluyor. Bazen öyle hikayelere tanık oluyorsunuz ki, bir saniyeliğine like’ınızı çalan bir hoşluk veya gözlerinizi kaçırtan bir musibet olmuyorlar; ikisinin de üstüne, ruhunuzun tam ortasına oturup adeta “Eee, tam olarak ne yapıyordun sen bakayım?” diyorlar, mıhlıyorlar.

Benim için bu nadir anomalilerden biri Gomidas Vartabed. Rahip Gomidas, müzikolojinin altından girip üstünden çıkmış eşi bulunmaz bir yetenek. Gomidas’ın Anadolu müziğine yaptığı muazzam katkı ise Ermeni halk şarkılarını, Kürtçe ve Türkçe ezgileri büyük bir titizlik ve adanmışlıkla toplaması, kaydetmesi ve derlemesi. Gomidas’la ilk tanışmam Groung ile oldu; turnaya, memleketten haber var mı diye soruyordu. Dinlerken taşları cebime doldurup yavaşça dereye karışmak istesem de, Gomidas’ın kahreden hikayesine daldım: 24 Nisan 1915’te tutuklanan Gomidas, diğer saygın Ermeni aydınlarıyla bir trene konur, sürgüne gönderilmek üzere. Araya girenler sayesinde birkaç ay sonra geri döner, aslında dönemez ve akli dengesini yitirir. Bunun sebebi olarak, gözünün bebeği gibi baktığı çalışmalarının yok edilmesi gösterilir. Üç yıl Lape Hastanesi’nde kaldıktan sonra, Paris’te bir psikiyatri kliniğine gönderilir ve burada, 1935 yılında dünyadan göçer.

Gomidas gibi bir yetenek daha 20. yüzyıla gözlerini açtığında, sene 1903’tü, yer Çekoslovakya’ydı ve dünyanın çivisinin çıkmasına biraz daha vardı. Gelecek vaat eden bir piyanist olarak ismini duyurmaya başladığı zamanlarda, Yahudi aydınlarının götürüldüğü bir nevi “ara kamp” olan Theresienstadt ‘Terezin’e götürülen, annesini ve kocasını bu cehennemde kaybeden Alice Herz-Sommer’ın ise bir çocuğu ve elinde Chopin’in Études‘ü vardır. Alice, içinden hayatları ve ruhları çekilmiş, savaşın ve insanlık suçlarının silip süpürdüğü insanlara onlarca konser verir. Savaştan sonra İsrail’de uzun seneler yaşayan Alice, bir noktada İngiltere’ye gelir ve yakın zamanda oğlunu aniden kaybeder.

Alice’in bütün bu engelleri aşabilmesi müzik ve ona eşlik eden iyimserliği sayesinde olur. Pollyanna veya Heidi gibi insanı rahatsız eden (en azından beni) bir iyimserlik değil; gerçekten yüzüne ve ruhuna işlemiş, gözlerinden başkalarına geçen saf, filtresiz bir iyilik, iyimserlikten bahsediyorum. Bir yaz günü, onun hayatından yaklaşık 40 dakikalık bir parça sunan 6 numaradaki kadın‘ı izlerken, gözlerimden yaşlar süzülüyordu, çünkü hayatımda yaşadığım onca kayıp ve üzüntüyle, onun yüzyılı aşan engin hayatındaki izleri karşılaştırmadan edemiyordum; ve bu kadın hala “hayattaki her gün güzeldir ve müzik bir rüyadır” diyordu.

Gece oluyor, sıkı yönetimler ve yasaklar başlıyor, bir kısım izliyor, bir kısım elele tutuşmuş canları için savaşıyor. Oturduğum yerden, başım ağrıyarak yeni gönderileri okuyorum. Çığlığın, çaresizliğin, öfkenin ve dayanışmanın videolarını izliyorum. Savaşın ortasında kalmış çocukların gözleri, ekranı parçalayıp bana ulaştığında hangilerinin Alice, hangilerinin Gomidas olacağını düşünmeden edemiyorum.

Merhaba

Benim için yazmak her zaman içe dönük ve hayli özel olmuştu; artık o kadar içe dönük ki, yaz(a)maz oldum, yazmaktan da korkar oldum. Aklımdan geçenler: Ciddi ciddi zamanını ve akli dengesini ayırıp büyük bir titizlikle yazmakla uğraşanlar var, bir de küçükken kareli mopak deftere İzmir Körfezi üzerine iki kıta/dört mısralık şiir yazanlar (o benim). Şimdiye kadar bu ikisi arasındaki uçurumu kafamda o kadar büyüttüm ki, neredeyse alfabeyi unutacağım. İşte bu blog’u, üzerimdeki kabızlığa olası bir çare olarak açıyorum ve nasıl desem, bir “kır zincirlerini” etkisi bekliyorum. Mopak defter yerine wordpress -şu an benim için tam bir Karanlığın Yüreği- kullanmanın, içimdeki “ordan-burdan-şurdan alakasız linkler” sevdasını açığa çıkaracağının da çooook farkındayım.

Kısacası, burada okuduğum/dinlediğim/izlediğim ve dolayısıyla beni etkileyen ıvır zıvırları paylaşacağım. Arada da -çaktırmadan- kendimi bir iki paragraf yazmaya alıştıracağım; çünkü bir bakıyorsunuz, elinizde İzmir Körfezi’ni coşkuyla betimleyebilecek bir sıfat bile kalmamış.